ahmet inam'ın eğitişim yazıları
eğmeli yar eğmeli
eğitişim
ana sayfa
bilgi ağacı
 

BECERİKLİ BİLGİSİZLİK!

BAŞARISIZ OLMAK ÇOK ÇABA İSTER

 

ali ömer akbulut

cocuk

 

Bazı temel noktalardaki yanlışlıklar farkedilmezlerse tüm yaşamımıza yayılır ve onu kontrol eder. Öyleki onun etki alanlarını ve sınırlarını kestiremez, farkedemez bir hâle geliriz. Hiç ummadığımız noktalarda bize zarar verebilir, hiç beklemediğimiz yönlerden bizi olumsuz doğrultulara sürükleyebilir. Oysa buna sebep olan en baştaki "küçük" dikkatsiz yaklaşımımız, "küçük" bilgi eksikliğimizdir. Ama sonuç felaket olabilir. Bir bakarsınız ki işin doğrusundan tamamen uzaklaşılmış, bu "küçük" yanlış yaklaşım neredeyse hayatımızın her alanına hakim oluvermiştir. Asıl şaşırtıcı olansa bu yanlışların hem de en yerleşik biçimiyle "farkındalık" mekanları olması gereken okullarda, bilgi merkezlerinde ortaya çıkıyor olmasıdır. Bilgisizliğin çabalamadan, başarınınsa[bilgi demiyoruz, çünkü bilgi ancak başarı için gereken "istenmeyen" zorunlu malumat haline dönüşmüştür] durmaksızın çabalayarak elde edilebileceği "ön yargısı" baş yanlış olarak kendini gösterir buralarda. "Çok ders çalışmakla başarılı olunabileceğini" düşünen öğretmenler, anne-babalar, öğrenciler buna en kolay yakalanmış örneklerdir. Bu anlayışa sahip olanlar bir yandan insani gelişimi ve insana ait "ortalama" bir hayat algısını [dahi] ıskalarken, öte yandan başarının aleti sayılan bir bilgi anlayışıyla hem bilgiye erişim imkanlarını yitirmekte, hem de "bilgisiz" asla başaramamaktadırlar. Dahası kendini anlamak, tanımak; insana ait bir hayat algısıyla ömrü geçirmek semtine ugran[a]mayan bir lüks haline gelmiş, "sınavları kazanmak" [ve bunun diğer adı haline gelmiş başarı] bir zorunluluk olmaktan bile çıkarak [ki insani hayat gerçeğinden ve Varlık'tan eğitim cephesinde esaslı kopuş "sınavları kazanma"nın hayati bir zorunluluk haline getirilmesiyle olmuştur.] "ilahi bir yasa haline"  getirilmiştir. Oysa bilgi insanın 'aklına estiği şekilde' sahip olabileceği bir şey değildir. Bilgi kendisini ancak insani bir gelişim içinde bir ihtiyaç hissedildiğinde açar; insan ancak insani bir yönelim içinde bilgiye erişebilir. Üstelik bilgi erişim yöntemlerini bilmeden, kendindeki bilgiye ulaştırıcı mekanizmaları ve onların işleyişlerini tanımadan, bilginin kendine has yapısını anlamadan, bilgi ediniş süreçlerini izleme becerisi kazanmadan ve en önemlisi bilgiye ihtiyacı belirmeden ve bunu istekle farketmeden bilgiye ulaşmak imkansızdır. Bunlar gerçekleşmeden çok çalışmak, gece gündüz demeden çabalamak hiçbir işe yaramaz.

Text Box:  İnsanı yanlışlığa düşüren şey çoğu zaman çok doğru gibi görünen "ezbere" sürdürdüğümüz bir [ön]yargıdır. "Bilgisizlik çalışıp çabalamadan elde edilebilir." ezber yargısı böyledir. Oysa "ezbere konuşma" diye uyarırız yine biz; bildiğin bir şey varsa söyle... İlim-irfan sahipleri "cehalet müktesebtir" demişlerdir. 'Cehalet kazanılır, çabayla elde edilir' demektir. Bu tam da hakikatin ifadesidir. Sanıldığının aksine bilgisizlik ancak çaba gösterilerek kazanılabilir. Bilgi insan doğasına içkin bir şeydir. İnsan az biraz kendi varlığını hissetme halini yakalasa bile bilgiyle karşılaşabilir. Her şey bilgiye ulaşabilmemiz için hazır bir haldedir. İnsanın ve evrenin varlığı bilginin açık yol açıcı taşlarıyla örülmüştür. Kendi varlığımıza kendimizi açmak, varolduğumuz gibi insan olamaya çalışmak bize bilginin tüm yollarını açacaktır. Evrenin bir parçası olan, hem de onun tüm unsurlarını taşıyan "en özellikli" parçası olan insan evrenle birlikte BİLGİ'nin mirasçısı, koruyucusu, emanetçisi ve şahididir. İnsan için insan olduğu kadarıyla bu kadar açık ve kolay hâle getirilen bilgiye ulaşamamak, ondan yoksun kalmak anlaşılacağı üzere özel bir çabayla gerçekleşebilir. Bu gerçeği anlamadığımız sürece çocuklarımızın hayatını karartmaya devam edecek, maksadımıza bizi ulaştıracak mekanizmalardan kendi elimizle uzak kalacağız demektir. Bu gerçek anlaşılmadıkça başarı asla konuğumuz olmayacak ve biz körükörüne "çok ders çalışmanın bizi başarıya götüreceğine" inanıp duracağız. İşte buna ben BECERİKLİ BİLGİSİZLİK diyeceğim. Gelin şimdi bu konuyu biraz daha araştıralım.

Hayatı insan olarak sürdürmenin sorumluluğu, istisnai hiçbir zorunlulukla geçiştirilemez. Hayatın içinde olup bitecek olan her şey ancak hayatı varolduğumuz gibi insan olarak tamamlamaya yaramalıdır/yarayabilir. Hayatın basit bir öğesine takılarak yaşayışını ona göre belirleyenler hem o öğenin kendisinde hem de hayatın diğer öğelerinde başarılı olamazlar. Buradan hareketle hayatın devamlılığının yersel/aracı aygıtları olan mal, meslek, sağlık, barınak vb. durumlar tek başlarına amaç haline getirilip hayatın yerine ikame edilemez; edilirse her hal ü karda "maksadımızın aksinin gerçekleşmesi" anlamına gelir ve insan oluş noktasında sonu hüsrandır.

Varoluşumuzun tek, vazgeçilmez ve zorunlu şartı, hayatı bütün olarak değerlendirip var kılındığımız gibi insan olmaya çalışmaktır. Tüm eylemlerimizde bizi arzulanan/istendik sonuca bu bütünleyici niyetimiz götürebilir. Bu trajik ve güç bir sorumluluk gibi görünse bile gerçekleştirilebilir, zevkli ve mutluluk vaat edecek tek durumdur. Yüzü Varlık'a dönük olan ve insan olmayı mümkün kılan tek varoluş biçimidir. Bir yönüyle Varlık'a ait oluşu ifade eden ve Varlık'ın bizi donattığı [başta akıl, kavrayış, zeka, düşünme, konuşma, anlaşma, sevme, üretme, keşif vb. gibi] imkanlılıkları ele veren bu gerçek, öbür yönüyle bütün bunları kavrayıp gerçekleştirebilecek fizyolojik ve psikolojik tüm şartlara, unsurlara sahiptir.

bilgiİnsanın varlıkların en soylusu/ergini olarak varoluş sanatının mükemmellikleriyle donatılmış olması ve bu özellikleri sebebiyle evren[ler]in varoluşuna ait bütün nitelikleri bünyesinde taşıması, onun "insan oluşu" ve böylece Varlık'ın "açıklığı"nı üstlenebileceğinin en belirgin göstergesidir. Varlık'ın kendisini açık edip âleme sunacağı tek imkan ve tek mümkün varlık "insan"dır. Hal böyle olunca insanlar -edinilmiş/yaşamsal aksaklıklar dışında- varoluşla tamamlanmış bir akıl, zihin/zeka yapısına,ayrıca Varlık'a ait her şeyi hissedip keşfedebilecek bir tahassüs, seziş ve duygulanım imkanına [buna "kalp" diyebiliriz belki] sahiptirler; yani tüm insanlar doğuştan [hangi anlamda alırsanız alın] dahidirler. Bu imkanlılık tüm insanların istifadesine verilmiştir. Faydalanabilenin faydalanmasına açık durmaktadır.

Bu  söylediklerimizin ilmi dayanaklarından bir kaçını hatırlayalım. Bir bebek altı aylıkken yaşadıklarını iki yıl sonra hatırlayabiliyor. Daha ana rahmindeyken bile iletişim özellikleri oluşuyor ve çekirdek düzeyde zihinsel yetenekleri beliriyor. Üçüncü aydan itibaren bebekler öğrenmeye ve öğrendiklerini hafızada tutmaya, beşinci aydan itibaren matematiksel işlemlere yakınlık kazanmaya ve onları anlamaya başlıyorlar. Altıncı aydan itibaren ana dillerini seslendirmeyi kendilerine has olan bir biçimde yaparak, dil yetisinisahipleniyorlar. Yedi aylıkken uzman birer ses/dil algıcısı olan çocukların yanında argo konuşma doğru bulunmuyor. Doğayla ilgili çekirdek bilgileri yine daha yedi aylıkken kazanıyorlar. Akli yetilerinin ve zekalarını kullanım düzeyini belirleyecek zihinsel yeteneklerinin yüzde yetmiş beşini ise bütün çocuklar yedi yaşına kadar tamamlıyorlar. Sadece bunlar bile varoluştan [insan oluştan] sahip olduğumuz orijinal yetenekleri anlatmaya yeterlidir sanıyoruz.

Görüldüğü gibi kişisel gelişimimizin bütün hayatımız üzerinde ciddi bir etkisi var. Psikolojimiz ve fizyolojimiz hem kendimizden, hem dıştan kaynaklı her durumdan etkilenir. Gelişme çağında bu etkileşimler olumlu olmazsa sahip kılındığımız bütün imkanlılıkları yitirebilir veya zayıflatabiliriz. Bu nedenle aile ocağında ve okulda karşılaşacağımız her şey bizim gelişmemizi belirleyecektir. Bu noktada anne babaya ve öğretmenlere çok şey düştüğü açıktır. Doğuştan, her şeyi kucaklama ve kurcalama/manipülasyon güdülerine sahip olan çocuğun eşya ile yoğun ilişkisi ve çok soru sorma davranışı, yeterli rehberlik yapılmaz ve "istenmedik" karşılıklar verilirse çocuğa ters yönde etki edecektir. Çok  soru sorduğu için uzaklaştırlan, geçiştirilen, azarlanan bir çocuk zamanla sorgulama davranışını yitirecektir. Aynı çocuğa sonradan sizin bir takım bilgiler "yüklemeye" çalışmanız sonuçsuz kalacak, çocuk sadece "mecbur tutulduğu" için ve sizi "kandırmak" amacıyla bu "malumatı" öğren[e]meyecek, sadece tanıdık bazı şekilya da kelimeleri kafasına çizecektir. Bilgiye erişmede "ezbercilik/kuşkusuzluk", bilgiç ve dayanaksız güven durumu ortaya çıkacak ve çocuğun bilgiyle yüzleşmesinin imkanları tamamen yitirilecektir. Çöplük bilgiler hamalı haline ve öğren[e]mediği bu malumatı sürekli tekrarlamak zorunda kalan ve böylece kendi yaşının gereksinimlerini, ihtiyaçlarını ve zevklerini tadmaya asla vakit bulamayacak kadar zamanı elinden alınmış garip bir yaratık çıkacaktır ortaya. Bu maalesef elbirliğiyle "başardığımız" bir şeydir. Hepi topu 300-500 sayfalık bir bilgiyi 11 yılda, üstelik "dersane" denilen "hızlı katıklı yakıt depolama evleri"nin "olağanüstü" destekleriyle bile öğretemeyişimiz ortadadır, anlayana her şeyi anlatmaktadır. Buna gözümüzü kapayarak daha 2. sınıftaki "bebeleri" bir saati aşkın bir sınavın başında tutmak, okul dersleriyle ve sırtlarına yüklediğimiz ağır çantaları taşımakla çaldığımız zamanlarının yarısını akıl almaz bir biçimde daha bu yaştan dersaneye göndererek ellerinden almak yalnız bizim marifetimizdir.

gulsenTelaşlanalım ama ümit kesmeyelim. Yeniden hatırlayalım, Jaspers'in isabetli bir biçimde ifade ettiği gibi; "bütün çocuklar doğuştan dahidirler." Her çocuk bir zeka abidesidir, sorgucudur; uslanmaz bilgi avcılarıdır onlar. Çocukluğunuz sizi kurtaracaktır. "Çocuk aklı"nın değerini iyi bilmeli ve asla çocukluktan kurtulmamalıyız. Ve çocuklarımızı çocukluklarından asla çıkarmamalıyız. Bu nedenle kendimizi, bilgiyi, bilginin ve ona erişimin imkanlarını bilmeli; kısacası zaten hayat için tek yol olan var kılındığımız gibi İNSAN olma çabasından asla ödün vermemeliyiz. İnsan kaldıkça güzelleşecek, insan kaldıkça gül bahçesine çevireceğiz evreni. Evren insanın güzelliğiyle gülecek.